İzmir’de her kuvvetli yağış aynı gerçeği bir kez daha yüzümüze vuruyor:
Bu şehirde belediyecilik artık yatırım üretmekten çok hasar toplamaya indirgenmiş durumda.
Meteoroloji günler öncesinden “turuncu kod” uyarısı yapıyor. Kriz masaları kuruluyor, yüzlerce araç ve binlerce personel sahaya sürülüyor. Rakamlar havada uçuşuyor: 500 araç, 1600 personel, yüzlerce su baskını ihbarı… Peki sonuç ne? Yine bodrumları su basan evler, çöken yollar, aksayan ulaşım ve çaresizce bekleyen vatandaşlar.
Sorun yağmurda değil.
Sorun, yıllardır ihmal edilen altyapıda.
Belediyelerin asli görevi, her yağmurda “olağanüstü hal” ilan etmek değil; bu yağışların olağan olduğunu bilerek kalıcı çözümler üretmek olmalıydı. Ancak tablo tam tersini gösteriyor. Yatırıma ayrılması gereken bütçe, insan gücü ve zaman; bitmek bilmeyen bakım ve onarım giderlerinde eriyip gidiyor.
Bugün İzmir’de belediyecilik, geleceği planlayan bir anlayıştan çok, geçmişin hatalarını tamir etmeye çalışan bir refleks haline gelmiş durumda. Sürekli kazılan yollar, geçici çözümler, tekrar eden arızalar… Bunların her biri sadece maddi değil, ciddi bir zaman ve enerji kaybı anlamına geliyor.
Asıl ağır faturayı ise her zamanki gibi vatandaş ödüyor.
Hem günlük hayatı aksıyor hem de ödediği vergilerin neden yatırıma değil de sürekli “tamire” gittiğini yaşayarak görüyor.
Bir şehir düşünün ki; yağan her yağmur, bütçede yeni bir delik açıyor.
Bir belediyecilik anlayışı düşünün ki; yatırım konuşmaya bile vakit kalmadan kriz yönetmeye mahkûm.
İzmir’in sorunu personel sayısı ya da araç eksikliği değil.
İzmir’in sorunu, önleyici yatırımlar yerine günü kurtaran bakım-onarım belediyeciliğine sıkışmış bir yönetim anlayışı.
Yağmur yağmaya devam edecek.
Soru şu: İzmir, bu kısır döngüden ne zaman çıkacak?
İzmir ile ilgilenecek sözde değil özde yöneticiler geldiği zaman. Savsata laf ebeliği ile bu gemi gitmez kaptan gerek kaptan