Son yazımda sormuştum: “CHP nereye gidiyor?”
Cevabım netti: Parti tam anlamıyla uçurumun kenarında duruyor ve bu tehlikeli dansta son sözü ya Kemal Kılıçdaroğlu ya da Özgür Özel söyleyecek.
Bugün geldiğimiz noktada ise artık sadece bir tahmin yürütmüyoruz; adeta yaklaşan bir depremin ayak seslerini dinliyoruz. Genel Merkez koridorlarında yaşanan “Mutlak Butlan” kaosu ve son gelişmeler, gelecekte yaşanacak büyük bir kopuşun, kaçınılmaz bir “bölünme”nin en somut sinyallerini veriyor.
Görünen köy kılavuz istemez: Tahliyeye karşı gösterilen o katı direniş ve ardı arkası kesilmeyen “hemen kurultay” çığlıkları, CHP çatısı altında artık bir uzlaşma ikliminin kalmadığını açıkça ilan ediyor. Köprüler çoktan atılmış, gemiler yakılmış.
Perde arkasında dönen senaryoları doğru okumak gerekiyor. Özgür Özel ve ekibi, CHP’den yaşanacak o büyük kopuşun alt yapısını bugünden hazırlıyor. Siyaset kulislerinde konuşulan o: Özel, muhtemel bir ayrılık sonrası kuracağı yeni parti için şimdiden kitle büyütme, taban devşirme telaşında.
Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, hangi siyasi manevraya başvururlarsa başvursunlar; Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden Genel Başkanlık koltuğuna oturmasına engel olamayacaklar. O mahkeme kararı öyle ya da böyle, er ya da geç uygulanacaktır. Çünkü devlet, hukuk karşısında kendini asla aciz durumda bırakmaz, bırakmayacaktır.
Özgür Özel ve çevresini saran o dar kadro da aslında şu gerçeğin farkında: Kemal Kılıçdaroğlu, 38. Kurultay’ın mevcut delegesiyle bir kez daha sandığa gitmez. Öyle “yangından mal kaçırır gibi” 40 gün içinde alelacele bir kurultay falan yapılamaz, yapılmayacaktır.
Peki, Kılıçdaroğlu geri döndüğünde ne yapacak?
O Kılıçdaroğlu ki; dillerden düşmeyen o “arınma” söylemini, adı şaibeye karışmış, yargılanan şahıslara “Aklan da gel!” restini çekerek başlatacaktır. Partiyi hukuki ve ahlaki tartışmaların gölgesinden çıkarıp, tepeden tırnağa geniş çaplı bir temizliğe girişeceğinden kimsenin şüphesi olmasın.
Atalarımız boşuna dememiş: “Bir musibet, bin nasihatten evladır.”
İşte tam bu noktada, koltuktan uzakta geçirdiği o süre Kılıçdaroğlu için adeta bir okul oldu. Partinin başında olmadığı dönemde geçmişte göremediği gerçekleri gördü, dostu düşmanı tarttı ve muazzam bir tecrübe edindi. Siyasetin cilvesi belki de buydu. Kılıçdaroğlu çok iyi biliyor ki; aynı hatalar, aynı sonuçları doğurur.
Öyleyse, neden aynı hataya düşüp bu kaos ortamına bir kez daha fırsat versin?
Karşı tarafta ise durum tam bir can havli. Özgür Özel bugün tamamen sayısal bir stratejinin esiri olmuş durumda. “Genel Merkez’den kaç milletvekili koparabilirsem kârdır” mantığıyla hareket ediyor. Ne kadar çok partiliyi kendi safına çekebilir ve en önemlisi, arkasına sığınacağı o meşhur “mağdur edebiyatı” ile ne kadar yeni kitle oluşturabilirse, kendini o kadar kazançlı sayacak. Bütün oyun planı, bütün stratejisi bunun üzerine kurulu.
Siyaset, imkansız gibi görünenlerin bir gecede gerçek olduğu bir sanattır. Gelin, bugünkü tablonun ötesine geçelim ve hemen herkesin gözden kaçırdığı, belki de benim bile tam olarak hesaplayamadığım o “ters köşe” senaryoyu masaya yatıralım:
Ya Kemal Kılıçdaroğlu, tüm bu gerilime rağmen dehasını konuşturur ve karşı tarafı bir şekilde ikna etmeyi başarırsa? Ya partiyi o kaçınılmaz görünen bölünmenin eşiğinden çekip çıkarırsa?
Şüphesiz ki böyle bir hamle, Kılıçdaroğlu’nu sadece partinin kurtarıcısı yapmakla kalmaz; onu Türk siyaset tarihinin en güçlü, en sarsılmaz “büyük oyun kurucusu” konumuna taşır. Dağılmak üzere olan bir yapıyı tek bir hamleyle bir arada tutan lider unvanını alır.
Ancak bu durum, CHP için dikensiz bir gül bahçesi anlamına mı gelir? Kesinlikle hayır. Aksine, bölünme tehlikesinin atlatılması, parti içinde çok daha kronik, çok daha derinden yaralayıcı başka sorunların pimini çeker.
Her şeyden önce, ikna yoluyla sağlanan bu birliktelik organik bir bağ değil, tamamen bir “zoraki evlilik” olacaktır. Aynı çatı altında kalmaya zorlanan ama birbirine güvenini tamamen yitirmiş iki yapı, partiyi bir “iç savaş” alanına çevirir.
Genel Merkez koridorlarında atılacak her adım, yapılacak her atama ve belirlenecek her politika bir “güven krizine” takılır. Karşı tarafı içeride tutmak için verilen tavizler, Kılıçdaroğlu’nun yukarıda bahsettiğimiz o “büyük arınma ve temizlik” planını sekteye uğratır. Şaibelerden arınmak isteyen bir lider, masada elini sıkmak zorunda kaldığı figürler yüzünden radikal kararlar alamaz hale gelir.
CHP’nin enerjisi iktidara karşı yürütülecek bir muhalefete değil, tamamen parti içi dengeleri korumaya, “kim kime ne çelme takacak?” sorusuna harcanır. Dışarıdan bakıldığında “bütün” görünen ama içeriden parça parça olmuş bir parti, seçmene güven veremez.
En tehlikelisi de seçmen ve delege nezdinde yaşanacak kırılmadır. Düne kadar birbirine en ağır ithamlarda bulunan, “darbe” ve “mutlak butlan” diyerek köprüleri atan isimlerin aniden el sıkışması, parti tabanında “Siyaset koltuk için mi yapılıyor?” algısını güçlendirir ve büyük bir ideolojik hayal kırıklığı yaşatır.
CHP’de sular durulmuyor, aksine tsunamiden önceki o ürkütücü çekilme yaşanıyor. Bir tarafta hukukun gücünü arkasına alıp partiyi şaibelerden arındırmak isteyen tecrübeli bir lider; diğer tarafta yeni bir yolun yolculuğuna çıkmak için bavulunu hazırlayan hırslı bir yönetim…
Bu kavga bir uzlaşıyla bitmez. CHP, tarihinin en büyük virajında ve bu virajın sonunda kaçınılmaz olarak “bölünme” tabelası görünüyor.
Chp bölünmez.Çürük wlmalar açıklanır ve yoluna devam eder