Her gün bir gazete sayfasında ya da sosyal medyada aynı cümleyi okuyoruz: “Bir kadın daha öldürüldü.” Cinayetler sıradanlaştı, duyarsızlaştık. Oysa her biri bir hayat, bir anne, bir evlat, bir umut… Ve bu cinayetlerin önemli bir kısmının faili, kadınların en yakını: eşi, sevgilisi ya da eski partneri. Peki, bu “takıntılı” erkekler nasıl oluşuyor? Toplum neyi eksik yapıyor? Ve biz bu gidişatı nasıl durdurabiliriz?
Takıntılı Erkek Nasıl Olur?
Bir adam, bir kadına neden saplantılı hale gelir? Bu, sadece bireysel bir psikolojik bozuklukla açıklanamaz. Elbette kişisel travmalar, özgüven eksiklikleri, reddedilme korkusu gibi psikolojik unsurlar vardır. Ama mesele sadece “hasta bireyler” meselesi değildir.
Erkeklere küçüklükten beri öğretilenler çok şey anlatır:
“Erkek sözünden dönmez.”
“Kadın seni terk edemez.”
“Sahip çıkmak erkekliktir.”
Bu ifadeler, erkeklere bir kadını “sahiplenme” hakkı verir gibi sunulur. Sevgiyle başlayan bir ilişki, kontrol etme, yönlendirme, tehdit etme sürecine dönüşür. Kadının kendi kararlarını alması, gitmek istemesi bu zihniyet için bir “itaatsizlik” olarak görülür. Ve bazıları, bu “itaatsizliği” ölümle cezalandırır.
Oysa sebep ne olursa olsun, bir insanı canından edecek bir neden olamaz. Olmamalı. Hiçbir kırgınlık, terk edilme, kıskançlık ya da gurur, bir canın bedeli olamaz.
Kafalarındaki Düşünceler Nasıl Oluşuyor?
Bu erkekler bir sabah kalkıp da “takıntılı olayım” demez. Bu düşünceler adım adım yerleşir:
Medyada “erkeklik gururu kırılan adam” imajı romantize edilir.
Aileler, oğullarına duygularını ifade etmeyi değil, bastırmayı öğretir.
Kadına “itaat” rolü, erkeğe “otorite” rolü biçilir.
Bu kültürel kodlar, kadını birey olarak değil, “birinin eşi” olarak tanımlar. Bu zemin, takıntının filizlenmesine en uygun ortamdır.
Toplum Ne Yapmalı?
Kadın cinayetlerini durdurmak sadece polisiye bir mesele değildir. Bu, bir zihniyet savaşıdır. Yapılması gerekenler açık:
Eğitim sistemine toplumsal cinsiyet eşitliği dersi dahil edilmeli.
Medya dili değişmeli.
Adalet sistemi kararlı olmalı.
Şiddete meyilli davranışlar hafife alınmamalı.
Ve burada biraz duralım.
Bir erkeğin, “gücünü” sadece kendinden fiziksel olarak daha zayıf birine gösterebildiği bir dünyada yaşıyoruz. Eşini ölesiye döven, yumruk atan, yere seren o adamlar… Bir an için hayal edelim: Dövdüğü kadın birden bire devasa bir kaplana dönüşse. Gözleriyle delip geçse, kükremesiyle evi sarsıp üstüne doğru yürüse…
“Hadi vur lan şimdi, hadi erkekliğini görelim!” dese.
Emin olun, az önce gücünden sarhoş olan adam bir anda süt dökmüş kediye döner. Belki de korkusundan altına yapar. Çünkü gerçek cesaret, güçsüzü ezmekte değil; eşitliğe tahammül edebilmekte yatar.
Bu hayali senaryo bir metafor. Ama mesaj net:
Kadınları güçsüz sananlar, aslında kendi korkularının esiri.
Düşünelim: Güç Şiddette Değil, Vicdandadır
Bir kadın öldürüldüğünde sadece bir hayat son bulmaz; bir toplumun vicdanı da yara alır. Bu cinayetler bir sonuçtur. Ve biz, nedenlerini inşa eden bir toplumuz. Susmak, görmezden gelmek, “aile meselesi” diyerek kenara çekilmek; hepsi bu zincirin bir halkasıdır.
Unutmayalım:
Hiçbir bahane, hiçbir sebep bir canı almaya gerekçe olamaz.
Artık susmak değil, ses olmak gerek.
Bir kişi daha eksilmeden, hep birlikte “Yeter!” deme zamanı çoktan geldi.