
Gastronomi yazarı Süleyman Dilsiz, Türk Mutfağı Haftası kapsamında yapılan söyleşide Türk mutfağının uluslararası görünürlüğü, UNESCO başvuru süreçleri ve “Yunan yoğurdu” tartışmaları üzerinden dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Dilsiz, gastronomiyi “yumuşak güç ve sofra diplomasisi” olarak tanımlarken, Türkiye’nin mutfak mirasını küresel ölçekte yeterince markalaştıramadığını söyledi.
Türk mutfağının yalnızca arşivlerde ve müzelerde değil, günlük yaşamda da korunması gerektiğini vurgulayan Dilsiz, şu ifadeleri kullandı:
“Her ne kadar mutfak mirasımız müzelerde sergilense de esas olan tencerede kaynatarak geleceğe taşınmasıdır.”
Anadolu’nun gastronomik zenginliğinin güçlü bir kültürel hafıza taşıdığını belirten Dilsiz, bu mirasın sadece geçmiş başarılarla anılmasının yeterli olmadığını, küresel pazarda karşılık bulacak bir markalaşma sürecine ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.

Söyleşide en dikkat çeken başlıklardan biri UNESCO başvuruları oldu. Dilsiz, Türk yoğurdu, tarhana ve kahvaltı kültürüne ilişkin dosyaların yıllardır sonuçlanmadığını belirterek eleştiride bulundu:
“UNESCO kapısında beklemekten 272 dile Türkçe’den geçen yoğurdumuz ekşidi fakat bizim farkındalığımız hala mayalanmadı.”
Küresel ölçekte “Greek yogurt” algısının güçlü bir pazarlama başarısı olduğunu söyleyen Dilsiz, Türkiye’nin ise benzer bir marka stratejisi geliştirmekte geciktiğini savundu.
Yunanistan’ın son yıllarda mutfak kültürü üzerinden yürüttüğü başvurulara dikkat çeken Dilsiz, Türkiye’nin bu alanda daha proaktif olması gerektiğini belirtti:
“Kendi kalemizde gol yiyoruz. Kültürel miras sadece sahip olmak değil, onu dünyaya anlatabilmektir.”
Dilsiz’e göre gastronomi, yalnızca kültürel bir alan değil aynı zamanda ekonomik ve diplomatik bir rekabet sahası.

“Yoğurt Uygarlığı” kitabına da değinen Dilsiz, çalışmanın 18 yıllık saha araştırmasına dayandığını belirtti. Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan geniş bir coğrafyada yoğurt kültürünün izini sürdüğünü ifade eden Dilsiz, bu hattı “Yoğurt Yolu” olarak adlandırdığını söyledi.
“Bu rota sadece bir lezzeti değil, göçle şekillenen yaşam kültürünü de taşıyor.”
“Sofra sadece yemek değil, kültürel hafızadır”
Dilsiz, Türk mutfağının yalnızca tariflerden ibaret görülmesinin yanlış olduğunu belirterek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Mutfak kültürü; göçlerin, coğrafyanın ve kuşaklar arası aktarımın taşıyıcısıdır. Lezzet, hikâye ve kültürel bellek birlikte sunulmalıdır.”
“Markalaşma eksikliği en büyük risk”
Gıda kültürünün kayıt altına alınmasının tek başına yeterli olmadığını söyleyen Dilsiz, en büyük riskin ürünlerin sofrada karşılık bulmaması olduğunu ifade etti:
“Eğer ürün sofrada ulaşılabilir değilse, sadece kağıt üzerinde kalır. Bu da kültürün kaybı anlamına gelir.”
“Türk mutfağı yaşam biçimidir”
Söyleşinin sonunda Türk mutfağının geleceğine ilişkin mesaj veren Dilsiz, mutfak kültürünün bir yaşam biçimi olarak ele alınması gerektiğini vurguladı:
“Türk mutfağı bir tarif yığını değil, bir yaşam biçimidir. Eğer bunu sadece nostalji olarak anlatırsak gelecekte boş tabaklarla karşılaşırız.”
Kaynak: Fulya Omaç / İZMİR
