Köyleri kim boşalttı, neden boşaldı?
Yıllar evvel Türkiye nüfusunun yarıdan fazlası kırsaldaki yaşamı yaşıyordu. Yolların yapılmasıyla, modern iletişim araçlarının gelmesi, TV’lerin köy kahvelerine, evlerine girmesiyle şehirdeki yaşamı daha cazip gösteren filmler gösterildikçe şehirlere göç fikri yaygınlaşmaya başladı.
Ayrıca kırsaldaki hayatın zorluğu, malların tarlaların bölünmesi de gelir azalmasına neden oldu. Yavaş yavaş teşviklerle artan sanayileşme hamlesiyle de şehirlere veya çok yakın çeperlerine kurulan sanayinin istihdam ihtiyacı arttı.
Bu gibi sosyolojik değişiklikler ve zamanın hükümetlerinin teşviki ve göz yumması, köylerin boşaltılmasının ana nedeni oldu.
Aslında hiçbir şehir böyle topluca gelecek göçlere altyapısıyla hazır değildi.
Olsun artık köydekinin aklına şehir ve kazanç düşmüştü.
Şehirlerin etrafındaki altyapısız yerlere gecekondular yaparak başlarını sokacak yerleri olmuştu. Fabrikalarda işçi olarak çalışırım veya çalışırız (bir aileden üç beş kişi) düşüncesi yayıldı.
Çok eski devirler değil;
1960 sonları 70/80’li yıllar yoğun olarak, şehirlere göç seneleridir.
1970’li yıllarda kendimin bizzat toplantılarda Başbakandan duyduğum laf şuydu: ”Avrupa’da nüfusun yüzde 6’sı kırsalda Amerika’da ise yüzde 1,5’i kırsalda yaşıyor.
Bizim yüzde 60’ların üzerindeki kırsal nüfusumuz bu oranlara yaklaşınca, artık sanayileşmiş ve kalkınmış ülke olacağız” diyordu.
Yalnız burada bir eksik ve yanlış olduğu ancak 50 sene sonra anlaşılacaktı.
Şehir çeperlerinde her türlü olumsuz koşul ve altyapısız gecekondu yaşamı aslında pek de mutluluk getirmedi.
Bunca sıkıntılı yaşama rağmen artık genç nüfus bir daha köyüne dönmeyi düşünmedi. Aralarından fırsatları değerlendiren kesimler şehirlerin yeni burjuvası oldular.
Aşırı nüfuslu megapollerdeki yaşamda sıkıntılı hale geldi.
Geldiğimiz içinde olduğumuz durum ise köylerde yaşayıp işleyecek genç nüfus ihtiyacı doğdu.
Bu arada bir anekdot;
İtalya’da Verona Tarım fuarına gitmiştim. Galiba 1995 veya 96 yılıydı.
Verona’dan Pitsoia’ya gittim. Toskana vadisinde bir bitki üretim köyü.
Burası tamamen dış mekan bitkilerinin yetiştirilip ihracatının yapıldığı bölge.
34 tane işletme gezdim. Hepsi bir satış kooperatifi kurmuşlar. Satış yetkilisi gezdirdi.
Çiftliklerde gördüğüm;
Açık mekanda dikili yetişmiş bitkiler. Seralarda fidanlıklar.
Bir kişi kürekle bir bant üzerine toprak döküyor, makine viollere tek tek tohum dikiyor ve yine bantlarla üst üste yerleştiriliyor. Bir traktör kullanan sera içine götürüp sıralıyor. İki kişiyle üretim. Seralar büyük, içinde gezerken bir gürültü oldu, şaşkın bakıyorum ses nereden geldi diye.
Meğerse havalandırma zamanı gelmiş, otomatik pencereler açıldı. Sulamalarda tamamen otomasyon insansız.
Mümkün olduğunca insan gücü azalmış.
Akşam köyün restoranına gittim. Masalarda tanıdık simalar yemek yiyorlardı.
Şık giyinmişler, gündüz traktörü kullanan bayan, kızı oğlu veya gelini ve baba..
Bu üretimleri yapanların aile bireyleri olduğunu gözümle gördüm.
Makineleşmiş ve yabana atılmayacak ölçekte işletmeler.
Buradan aklıma gelen;
Bizimde köylerdeki işgücü eksikliğini kapatmak için makineleşme ile daha da çok yaygınlaşan aile üretimine geçmemiz elzem.
Zaten ölçek olarak çok büyük olanlar ekme, dikme, sürme, hasat, ilaçlama işleri için tamamen makineleşmeye geçmiş durumda.
Artan girdi fiyatları karşısında karın yükselmesi için tarımla uğraşanların bu yükünü makineleşme otomasyon ile kapatmalıyız.
Devlet teşvikler veriyor.
Gençleri tarıma yönlendirmek için bunlar sembolikte olsa çok önemli, daha da artarak devam ettirilmeli.
Kim bilir belki bir gün cazibesi artan modernleşmiş köy hayatı moda olur.
Tersine göç gerçekleşir. Yalnız o günlere kadar güzelim tarım topraklarımızı heba etmeden tutabilir miyiz bilmem….